1. Anasayfa
  2. Yargı Kararları

Yargı Kararlarıyla (ÇED) Çevresel Etki Değerlendirme Raporu ve Dava Ehliyeti


0

YARGI KARARLARIYLA (ÇED) ÇEVRESEL ETKİ DEĞERLENDİRME
RAPORU VE DAVA EHLİYETİ

 

Kapitalizmin dünyanın en ücra köşesine kadar ulaşmasıyla
birlikte küçülen ve küreselleşen dünyamızda çok ciddi bir çevre kirliliği
yaşanıyor. Küresel ekonomilerin insanlığa yönelik pek çok tehdidinin başında
bugün küresel çevre kirliliği problemi yer alıyor. Kapitalizmin dünya
sahnesinde boy gösterdiği ilk günden bu yana, yani kapitalizmin ilk veçhesi
olan vahşi kapitalizmden son veçhesi olan küresel kapitalizme kadar kapitalizm
sadece ve sadece kâra odaklandığı için insanlığa ve doğaya verebileceği
zararları asla uzun vadeli düşünmemiştir. Kapitalizmin kar ve zarar üzerinden
doğayla kurduğu ilişki hiç de doğal bir ilişki değildir. Kapitalizm için kar
getirmeyen herhangi bir şeyi muhafaza etmenin hiçbir anlamı yoktur; aksine kar
getirecek herhangi bir şeyi ise son zerresine kadar sömürmekte hiçbir beis
görmez.

Hayat başta olmak üzere dünyadaki her şey sonluyken,
küresel tüketim çağında kapitalizm insanlığı ve doğayı sonsuz bir üretim ve
tüketim girdabına sokmuştur. Oysa çevresel ve iklimsel bütün veriler bunun
insanlığın en trajik yanılgısı olduğuna işaret etmektedir.

Hava, su, toprak ve okyanuslar gezegenimizin can
çekiştiğini, yanan ormanlar ve eriyen buzullar biyolojik çeşitliliğin hızla yok
olduğunu bize her gün hatırlatırken bu felaketten bir an evvel geri dönebilmek
için doğayla ilişki kurma tarzımızı yeniden gözden geçirmeye mecburuz. Tehlike
çanları insanlık için çalarken bunu hiç üzerimize alınmayıp doğayla olan
ilişkimizi hala kâr-zarar üzerinden kuramayız. Bu sürdürülebilir bir şey
olmadığı için doğa bize bunun bedelini ödetecektir. Unutmayalım ki bu dünya
insanlık yokken de var idi ve korkulan o ki, bir gün insanlık yok iken de dünya
var olacaktır.

Her devletin yurttaşlarına karşı asli sorumluluğu her vatandaşının
temiz bir toprak üzerinde, temiz bir havada ve temiz bir çevrede sağlıklı bir şekilde
yaşamasını sağlamaktır. Yurttaşlarından vergi alan devlet, yurttaşlarının
yaşama alanlarının korunmasını da garanti altına alıyor demektir. Çünkü aksi
bir durumda devlet bütün meşruiyetini aldığı yurttaşlarıyla kendisi arasındaki
toplumsal sözleşmeyi yok sayıyor demektir.

Devlet vergilerini düzenli olarak aldığı yurttaşlarını,
pislik içinde bir denizde, kirlenmiş tarım arazilerinde, zehirlenmiş su
kaynaklarında yaşamaya mahkûm edemez. Çünkü bir ülkede doğal kaynakların
kirlenmesi önce o ülkenin yurttaşlarını ama neticede bütün ülkeyi ve devleti
fakirleştirir.

Batı toplumları kendi tarihlerinde dünyanın geri kalan
coğrafyalarından daha evvel modernleştiği ve sanayileştiği için bu tarz çevre
meselelerinde bizden hem daha tecrübeli hem de daha özenlidirler. Oysa
gelişmekte olan ülkelerde devletin çevreyi koruyan kurumlarına ve
düzenlemelerine rağmen çevre kirliliğine yol açacak pek çok uygulamaya şahit
olunur. Aslında kapitalizm her konuda olduğu gibi bu konuda da çok ikiyüzlüdür.
Büyük küresel firmalar esasında merkez ülkelere ait firmalardır. Bu sebeple bu
küresel firmaların merkez ülkelerdeki üretimlerinde çevre meselelerine karşı
duyarlı olduklarını biliriz. Fakat aynı büyük firmalar daha az gelişmiş
ekonomileri olan çevre ülkelerine yatırım yaptıklarında o çevre ülkelerdeki
yanlarına aldıkları siyasetçiler, bürokratlar ve medya mensuplarının iş
birliğiyle çok büyük çevre katliamlarına imza atarlar. Bu anlamda küreselleşme
nasıl arkalarında büyük devletler bulunan büyük firmaların dünyanın geri kalan
coğrafyalarına doğru genişlemesiyse, küresel çevre krizi dediğimiz şey de
merkezdeki küresel firmaların kar hırsıyla çevreye verdikleri tahribatın geri
kalmış toplumlara ve ekonomilere doğru yayılmasıdır.

Çok küçük bir azınlığın büyük çevre suçları işlemek
pahasına kolay ve büyük para kazanma hırslarının bedelini maalesef yine toprağı
ve suyu kirletilen geniş halk kitleleri yoksullukları ve sağlıklarıyla öder. Böyle
bakıldığında çevre kirliliği meselesi bile aslında sınıfsal bir meseledir.
Şirketlerin siyaset, bürokrasi ve medya ile kurdukları bu çıkar ittifaklarının
devletten kopardıkları tavizlerin faturası daima sıradan halkı mağdur eder.

Bugün dini, milliyeti ve cinsiyeti fark etmeksizin her
insanın vermesi gereken asli kavga şirketlerin ve devletlerin iş birliğiyle
yaratılan bu çevre kıyametine bir dur demektir.

Her geçen gün ciddiyetini daha da hissettirerek artan bu
tehlikeler nedeniyle ekonomi-çevre ilişkisinin sağlıklı, dengeli ve
sürdürülebilir bir şekilde acilen kurulması gerekmektedir. Bu kapsamda,
sürdürülebilir kalkınma amacının gerçekleştirilmesine yönelik çevre yönetiminde
en önemli araçlardan biri Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED) dir. Bu çalışmada
Çevresel Etki Değerlendirmesinin niteliğinden bahsettikten sonra kimlerin ÇED
raporlarına karşı dava açma ehliyeti olduğuna dair yargı kararlarını paylaşacağız.

 

MEVZUATIMIZDA ÇEVRESEL ETKİ DEĞERLENDİRMESİ

2872 sayılı Çevre Kanunu’nun 2. Maddesine
göre; Çevresel Etki Değerlendirmesi:
gerçekleştirilmesi
plânlanan projelerin çevreye olabilecek olumlu ve olumsuz etkilerinin
belirlenmesinde, olumsuz yöndeki etkilerin önlenmesi ya da çevreye zarar
vermeyecek ölçüde en aza indirilmesi için alınacak önlemlerin, seçilen yer ile
teknoloji alternatiflerinin belirlenerek değerlendirilmesinde ve projelerin
uygulanmasının izlenmesi ve kontrolünde sürdürülecek çalışmaları ifade eder.

2872 sayılı Kanun’un 10. maddesinde
ise;
gerçekleştirmeyi plânladıkları
faaliyetleri sonucu çevre sorunlarına yol açabilecek kurum, kuruluş ve işletmelerin,
Çevresel Etki Değerlendirmesi Raporu veya proje tanıtım dosyası hazırlamakla
yükümlü oldukları, Çevresel Etki Değerlendirmesi Olumlu Kararı veya Çevresel
Etki Değerlendirmesi Gerekli Değildir Kararı alınmadıkça bu projelerle ilgili
onay, izin, teşvik, yapı ve kullanım ruhsatı verilemez; proje için yatırıma başlanamayacağı
ve ihale edilemeyeceği hükme bağlanmıştır.

29.07.2022 tarih ve 31907 sayılı Resmî
Gazete’de yayımlanan Çevresel Etki Değerlendirmesi Yönetmeliğinin “tanımlar” başlıklı
4. maddesinin 1. fıkrasının (ı) bendinde;
Çevresel
etki değerlendirmesi inceleme alanı, yapılması planlanan projenin ana ve yardımcı
ünitelerinin de içerisinde bulunduğu koordinatlarla sınırlandırılan alanı, (s)
bendinde; Etki alanı: Gerçekleştirilmesi planlanan bir projenin işletme öncesi,
işletme döneminde ve işletme sonrasında etkilediği alanı ifade ettiği
belirtilmiştir.

Genel itibariyle ÇED, ekonomik ve
sosyal gelişmeye engel olmaksızın, çevreyi ve kapsamındaki değerlerini ekonomik
politikalar karşısında koruyarak yeni proje ve gelişmelerin; çevreye olabilecek
olumlu ya da olumsuz etkilerinin belirlendiği, olumsuz yöndeki etkilerin
önlenmesi ya da çevreye zarar vermeyecek ölçüde en aza indirilmesi amacına
yönelik bir süreç olarak tanımlanabilir.

 

DANIŞTAY KARARLARINDA ÇED

Çevresel etki değerlendirmesi ile,
genel olarak gerçekleştirilmesi planlanan projelerin çevreye olabilecek olumlu
ya da olumsuz etkilerinin belirlendiği, olumsuz yöndeki etkilerin önlenmesi ya
da çevreye zarar vermeyecek ölçüde en aza indirilmesi için alınacak önlemlerin
irdelendiği, seçilen yer ile teknoloji alternatiflerinin belirlenerek değerlendirildiği,
ayrıca projelerin uygulanmasının izlendiği ve kontrolünde sürdürülecek çalışmaların
belirlendiği bir süreç öngörüldüğünü (Danıştay Altıncı Dairesinin 07.02.2019
tarih ve E:2018/3748, K:2019/964 sayılı kararı),

ÇED’in, gerçekleştirilmesi planlanan
projenin çevreye olabilecek olumlu ya da olumsuz etkilerinin belirlendiği,
olumsuz yöndeki etkilerin önlenmesi ya da çevreye zarar vermeyecek ölçüde en
aza indirilmesi için alınacak önlemlerin belirlenerek değerlendirilmesi amacıyla
yapıldığını (Danıştay Ondördüncü Dairesinin 07.10.2015 tarih ve E:2013/707,
K:2015/7237 sayılı kararı, 04.11.2015 tarih ve E:2014/6248, K:2015/8154 sayılı
kararı),

ÇED ile gerçekleştirilmesi planlanan
projelerin çevreye olabilecek olumlu ya da olumsuz etkilerinin belirlendiği,
olumsuz yöndeki etkilerin önlenmesi ya da çevreye zarar vermeyecek ölçüde en
aza indirilmesi için alınacak önlemlerin irdelendiği, seçilen yer ile teknoloji
alternatiflerinin belirlenerek değerlendirildiği, ayrıca projelerin uygulanmasının
izlendiği ve kontrolünde sürdürülecek çalışmaların belirlendiği bir sürecin
öngörüldüğü, projenin gerçekleştirileceği yer ile alternatif alanlar
belirlenerek projenin hizmet amacı, önem ve gerekliliği kapsamında yerin ve
etki alanının çevresel özellikleri, çevresel etkiler ve alınacak önlemlerin
tartışılması, faaliyet yerinin belirlenmesinde ise, faaliyetin büyüklüğü, amacı,
ulaşım, iklim, toprağın ve çevrenin özellikleri, olası etkiler ve etkilerin
azami giderilme olanakları gibi unsurların etkili olması, bu bağlamda,
sürdürülebilir kalkınma ve sürdürülebilir çevre dengesinin sağlanması yolunda
belirtilen nitelikteki bir faaliyete en uygun yerin seçilmesinin esas olduğu,
diğer yandan; ÇED sürecinde verilen kararların iptali istemiyle açılacak
davalarda, ÇED kararlarının bir bütün olarak çevresel etkilerinin irdelenmesi
gerektiğini vurgulamıştır. (Danıştay Altıncı Dairesinin 14.6.2022 tarih ve
E:2022/1798, K:2022/6996 sayılı kararı)

Danıştay Ondördüncü Dairesi 04.10.2011
tarih ve E:2011/12413, K:2011/1052 sayılı kararında;
“Niteliği itibariyle çevresel etki değerlendirme sürecine
tabi olan projeleri gerçekleştirecek olan kurum, kuruluş ve işletmelerin,
çevreye olabilecek olumlu ve olumsuz etkilerinin belirlenmesinde, olumsuz
yöndeki etkilerin önlenmesi ya da çevreye zarar vermeyecek ölçüde en aza
indirilmesi için alınacak önlemlerin, seçilen yer ile teknoloji
alternatiflerinin belirlenerek değerlendirilmesinde ve projelerin uygulanmasının
izlenmesi ve kontrolünde sürdürülecek çalışmaların tespit edilmesinde Çevresel
Etki Değerlendirilmesi süreci sonucunda verilecek kararı (Çevresel Etki Değerlendirmesi
Olumlu Kararı veya Çevresel Etki Değerlendirmesi Gerekli Değildir kararı)
beklemekle yükümlü oldukları, ÇED süreci tamamlanmadan inşaata başlayan ya da
faaliyete geçenlere ise yapılan proje bedelinin yüzde ikisi oranında idari para
cezası verileceğinin düzenlendiği açıktır. Bu durumda; davacı şirket tarafından
ÇED sürecinin tamamlanması beklenilmeksizin Çelikhane Tesisi projesi inşaatına
başlandığı sabit olup, proje bedelinin % 2′ si oranında idari para cezası
verilmesine ilişkin davalı idare işlemde hukuka aykırılık bulunmamaktadır.” şeklinde
hüküm kurmuştur.

 

ÇED OLUMLU RAPORU GEREKTİREN İŞLERE
ÖRNEKLER

 

Kimya, petrokimya, ilaç ve atıklar,
sanayi, tarım, orman, su kültürü ve gıda, ulaşım, altyapı ve kıyı yapıları,
enerji, turizm- konut ve madencilik gibi alanlarda yatırım veya projelerin
hayata geçirilmesi için ÇED Olumlu veya ÇED Gerekli Değildir Kararı alınması
gerekmektedir.

Bir kısmını yazılı, görsel, işitsel ve
internet haberlerden gördüğümüz, duyduğumuz bu yatırım ve projeler için verilen
kararlara örnek vermek gerekirse; Bergama Ovacık Altın Madeni ÇED Olumlu, Kanal
İstanbul ÇED Olumlu, İstanbul Üçüncü Havalimanı ÇED Olumlu, Çanakkale Kirazlı
Altın ve Gümüş Madeni ÇED Olumlu,  Eskişehir Alpu Termik Santrali ve Bu
Santrale Kömür Sağlayacak Olan Rezerv Alanındaki Yeraltı Maden İşletmesi ile
Kül Düzenli Depolama Tesisi ÇED Olumlu, Turgut Yeraltı Kömür İşletmesi ÇED
Olumlu, Küçük Menderes Havzası Katı Atık Düzenleme Tesisi ÇED Olumlu, İkizkavak
Hidroelektrik Santral (HES) ÇED Olumlu, Kastamonu Cide Regülatörü ve
Hidroelektrik Santral (HES) ÇED Olumlu, Bursa Mustafakemalpaşa Baca Tozu
ve Tufal Geri Kazanım Tesisi ÇED Olumlu, Çanakkale Karabiga CENAL Enerji
Santrali, Limanı, Kül Depolama Sahası ve Derin Deniz Deşarjı ÇED Olumlu Kararı,
Erzin Doğalgaz Kombine Çevrim Santrali ÇED Olumlu, Ankara Şereflikoçhisar Tuz
Üretim ÇED Olumlu, Kuşadası Yat Limanı, Feribot Yanaşma Yerleri Yapımı İle Balıkçı
Barınağı Kapasite Artırımı ÇED  Olumlu,

 

ÇED GEREKLİ DEĞİLDİR KAPSAMINDAKİ İŞLERE
ÖRNEKLER

 

İznik, Zeytinyağı Üretim Tesisi (Olea
Armunia) Projesi ÇED Gerekli Değildir, Kaman Hazır Beton Tesisi Kapasite Artışı
ve II. A Grubu Kalker Ocağı Kırma Eleme Tesisi Projesi ÇED Gerekli Değildir,
Bodrum Turizm Konaklama Tesisi Kapasite Artışı ÇED Gerekli Değildir, Samsun Çarşamba
Biyokütle Enerji Santrali ÇED Gerekli Değildir, Tekirdağ Marmaraereğlisi Asfalt
Plent Tesisi ÇED Gerekli Değildir, Aydın Efeler Jeotermal Elektrik Santrali ÇED
Gerekli Değildir, İzmir İstinye Park Alışveriş Merkezi ve Otel Projesi ÇED
Gerekli Değildir, İzmir Torbalı Fuatres Rüzgar Enerji Santrali ÇED Gerekli Değildir,
Rize Pazar Bazalt Ocağı ÇED Gerekli Değildir, Mersin Akdeniz Kalker Ocakları
Kırma-Eleme ÇED Gerekli Değildir, İzmir Karaburun Çipura ve Levrek Yetiştiriciliği
ÇED Gerekli Değildir gibi bir kısım kararları bu konuda örnek olarak
verebiliriz.

Söz konusu belgeler alınmadan yatırım
veya proje ile ilgili ilgili onay, izin, teşvik, yapı ve kullanım ruhsatı
verilemez; proje için yatırıma başlanamaz ve ihale edilemez. Aksi durumda,
faaliyet derhal durdurulur, idari yaptırım uygulanır ve para cezası verilir.

 

KİMLER ÇED RAPORLARINA KARŞI DAVA AÇABİLİR?

2577 sayılı İdari Yargılama Usulü
Kanununun 2. maddesinin (a) bendinde; iptal davaları, idari işlemler hakkında
yetki, sebep, şekil, konu ve maksat yönlerinden biri ile hukuka aykırı olduklarından
dolayı menfaatleri ihlal edilenler tarafından açılan davalar olarak tanımlanmıştır.

Hukuk Devletinin özünü; devletin hukuka
bağlılığı, devlet organlarının hukukun içinde kalarak işlem ve eylemler
yapabilmesi oluşturmaktadır. Anayasal bir ilke olarak, devletin tüm işlemlerinin
ve faaliyetlerinin yargısal denetime açık olması, Hukuk Devletinin vazgeçilmez
bir niteliği olup yargı denetimi, Hukuk Devleti ilkesinin en önemli unsurlarından
biri konumundadır. Ancak, yargısal denetim re’sen yapılan bir denetim olmayıp,
usulüne uygun bir başvuru koşuluna bağlıdır. Bir idari işlemden dolayı iptal
davası açılabilmesi için ilgilinin, yani davacının genel dava ehliyetine sahip
olması yeterli olmayıp idari işlemin davacının menfaatini ihlal etmesi de
gerekmektedir.

İptal davası açılabilmesi için yargısal
denetim amacıyla her idari işleme karşı herkes tarafından iptal davası açılmasının
idari işlemlerde istikrarsızlığa neden olmaması ve idarenin işleyişinin bu
yüzden olumsuz etkilenmemesi için, davaya konu edilecek işlem ile davacı arasında
belli ölçüler içinde bir ilişkinin, diğer bir değişle menfaat bağının bulunması
gerekmektedir.

İptal davasının sübjektif ehliyet koşulu
olan “menfaat ihlali” Danıştay’ın yerleşik içtihatlarında;
dava konusu işlemle davacı arasında kurulan meşru, kişisel
ve güncel bir menfaat ilişkisi olarak tanımlanmakta, menfaatin meşru olması;
hukuken korunabilir olmasını, kişisel olması; davacıyı doğrudan ya da dolaylı
olarak etkilemesini ve güncel olması ise; davanın açılması sırasında var olan
aktüel ilgiyi ifade etmektedir

Her olay ve davada, yargı merciine başvurarak
dava açan kişinin menfaatinin, iptali istenen işlemle ne ölçüde ihlal edildiğini
Mahkemeler ve Danıştay değerlendirmektedir.

Öncelikle, ÇED ile ilgili işlemlere karşı
başta meslek kuruluşları, dernek, vakıf, platform gibi sivil toplum kuruluşları,
belediyeler, köy tüzel kişilikleri, kent konseyleri ve vatandaşların yaygın
olarak dava açtığı görülmektedir.

ÇED ile ilgili işlemlerden dolayı sağlık,
içme suyu kaynakları, doğal kaynaklar, hava, iklim, toprak, geçim faaliyeti,
varlık ve kaynaklar, ekonomi, çevre, bitki, biyolojik çeşitlilik, flora ve
fauna, sit alanları, yaşam, yaşanılan yöre, ulaşım, silüet vb.  konularda
doğrudan yada dolaylı zarar gören, menfaati, hukuku etkilenen hangi vatandaşların
bu işlemlere karşı iptal davası açabileceği, bu konuda geliştirilen ölçütler
konusudur.

Danıştay’ın çalışma konumuz olan ÇED
ile ilgili uyuşmazlıklardaki tutumuna bakacak olursak bu konuda görevli ve
yetkili Altıncı Dairenin (önceden Ondördüncü Daire) içtihadı şu şekildedir;
proje veya etki alanında ikamet etme veya taşınmazı bulunma veya öznel durum
bulunması halinde vatandaşların menfaat ihlalinin, dolayısıyla dava açma
ehliyetinin bulunduğu, bunun dışında dava açamayacağı yönündedir.

ÇED işlemleri ile ilgili olarak vatandaşların
menfaat ilişkisini tespit ederken Proje veya etki alanında ikamet etme veya taşınmazı
bulunma veya öznel başkaca durum gibi belirli ve sınırlı ölçütler getirilmiştir.

 

 

Örnek Kararlar;

Proje veya etki alanında ikamet
etmeyen veya taşınmazının bulunmayan kişinin dava açma ehliyeti yoktur.
(Danıştay
14. D. 09.10.2013 tarih ve E:2012/189, K:2013/6901)
(Danıştay Ondördüncü
Dairesi 25.10.2013 tarih ve E:2011/6991, K:2013/7213)  
(Danıştay
Ondördüncü Dairesi 15.10.2014 tarih ve E:2013/8560, K:2014/8342)

Projenin gerçekleşeceği yerde
oturmadığı ve o yer ile mülkiyet ilişkisinin bulunmadığından, vatandaş olmanın
veya birey olmanın idari işlemlere karşı kişisel, güncel ve meşru bir menfaat
ihlali olmadan tek başına dava açma ehliyetinde sahip olma anlamına gelemeyeceği,…”

(Danıştay Ondördüncü Dairesi 01.10.2015 tarih ve E:2014/11805, K:2015/7058)

Nükleer Güç Santrallerinin çevreye olan
etkisinin sadece projenin yapılacağı bölgeyle sınırlı olmayıp, başka
nitelikteki projelere göre daha geniş bir alanı kapsaması nedeniyle, nükleer
santrallere özgü olmak üzere, ülkede yaşayan bir vatandaş olarak herkesin, dava
konusu işlemle menfaat ilgisinin bulunduğunun kabulü gerekmektedir. …. Anayasanın
ve Çevre Kanununun ilgili maddeleri ve anılan Santralin etkilerinin büyüklüğü
göz önünde bulundurulduğunda, davacının, kişisel, güncel ve meşru menfaatinin,
dolayısıyla dava açma ehliyetinin bulunduğu…
(Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu 05.10.2015
tarih ve E:2015/3251, K:2015/3205)

Dava konusu işleme konu yerin
Antalya İli, Kumluca İlçesi, sınırları içerisinde olduğu dava açan şahısların
ise Antalya Merkez-Muratpaşa İlçesinde ikamet ettikleri anlaşılmakla işlemle
dava açmasına yetecek menfaat bağının bulunmadığı, (
Danıştay
Ondördüncü Dairesi 06.10.2015 tarih ve E:2014/491, K:2015/7128 )

Davanın açıldığı tarih itibarıyla dava
konusu proje alanı veya proje etki alanında ikamet etmedikleri gibi, bu
alanlarda taşınmazlarının da bulunmadığı anlaşıldığından, … “ÇED Gerekli
Değildir” kararı ile kişisel, güncel ve meşru bir menfaatlerinin ihlal
edildiğinden söz edilemeyeceği, bu nedenle, bakılan davayı açma ehliyetlerinin
bulunmadığı… (
Danıştay
Ondördüncü Dairesi 24.11.2016 tarih ve E:2016/335, K:2016/6721 )

“…İzmir İli, Bergama İlçesi, Ovacık
Köyü sınırları içerisinde yapılması planlanan “Ovacık Altın Madeni
Projesi” ile ilgili … “ÇED Olumlu” kararı verilmiştir … Uyuşmazlık
konusu olayda da, anılan davacıların Ulusal Yargı Ağı portalı (UYAP) kayıtlarına
göre, davanın açıldığı tarih itibarıyla dava konusu proje alanı veya proje etki
alanında ikamet etmediği gibi, bu alanlarda taşınmazının da bulunmadığı anlaşıldığından,
… “ÇED Olumlu” kararı ile kişisel, güncel ve meşru bir menfaatinin
ihlal edildiğinden söz edilemeyeceği, bu nedenle, bakılan davayı açma
ehliyetinin bulunmadığı…”
 gerekçesiyle
Mahkeme kararının adı geçen davacılara ilişkin kısmını bozmuş ve bu kısım
yönünden davayı reddetmiştir. (Danıştay Altıncı Dairesi 24.9.2020 tarih
ve E:2020/4813, K:2020/8251)

Uyuşmazlık konusu olayda; Ulusal Yargı
Ağı Portalı (UYAP) kayıtlarına göre davacılardan …’ın ikametinin, projenin etki
alanında yer alan … Köyünde yer aldığı görülmüştür. Dolayısıyla adı geçen davacının
dava açma ehliyetinin bulunduğunun kabulü gerekmektedir. Davacılardan … ile …’nın
ise proje alanında veya etki alanında ikametleri ya da taşınmazları
bulunmamakla birlikte, bu yöre nüfusuna kayıtlı davacılar için dini ritüellerin
gerçekleştirildiği Somut Olmayan Kültürel Miras olarak belirlenen Bakırtepe
Ziyaret Yeri’nin kutsal sayıldığı ve dava konusu proje alanının, bu yere yakın
mesafede olduğu dikkate alındığında, anılan davacıların da dava açma
ehliyetlerinin bulunduğu…”
 (Danıştay
Altıncı Dairesi 19.11.2020 tarih ve E:2020/9865, K:2020/11262 )

“Uyuşmazlık konusu olayda; Ulusal Yargı
Ağı Portalı (UYAP) kayıtlarına göre davacılardan … ile …’ın proje etki alanında
ikamet ettikleri görülmüştür. Dolayısıyla adı geçen davacıların dava açma
ehliyetinin bulunduğunun kabulü gerekmektedir. Diğer taraftan davacılardan
…’in ise proje alanında veya etki alanında ikameti ya da taşınmazı
bulunmamakla birlikte, davacının doğum yerinin Şavşat İlçesi olduğu, ailesine
ait taşınmazların bulunduğu ileri sürüldüğünden, tüm bu hususlar bir arada değerlendirildiğinde,
adı geçen davacının proje alanı ile manevi bağının olduğu, dolayısıyla anılan
davacının da dava açma ehliyetinin bulunduğu…” (
Danıştay Altıncı Dairesi 23.9.2021 tarih ve E:2021/6171,
K:2021/10067)

Uyuşmazlık konusu olayda; davacılardan
…’ın eşi …’ın, dava konusu proje alanı olan … İli, … İlçesi, … Mahallesinde
arsa niteliğinde taşınmazının bulunduğu, dolayısıyla, dava konusu projenin olası
etkileri dikkate alındığında bilirkişi raporunda da vurgulanan risk ve etkiler
sebebiyle anılan davacının menfaatinin etkileneceğinin kabulü gerekmekte olup,
bu nedenle, anılan davacının dava açma ehliyetinin bulunduğu…”
 (Danıştay Altıncı Dairesi 01.11.2021 tarih ve
E:2021/8125, K:2021/11988 )

Davacıların dava konusu proje alanına 9
km mesafede bulunan Turgutlu İlçe merkezinde ikamet etmeleri nedeniyle,
projenin niteliği ve proje alanının Turgutlu İlçesine, Gediz Nehrine ve Ilıcak
Deresine olan mesafesi göz önüne alındığında, davacıların projeden etkilenme
potansiyelinin bulunduğu gibi; proje sahasına 800 metre mesafede bulunan Gediz
Nehrinin o yörede yaşayanlar bakımından önemli bir su kaynağı özelliği taşıdığı
ve proje sahasına yakın verimli tarım alanlarının bulunduğu hususları birlikte
değerlendirildiğinde, projenin davacıları etkileme potansiyeli bulunduğunun
hayatın olağan akışı gereği kabulü gerektiğinden, davacıların dava açma
ehliyetlerinin bulunduğu sonucuna varılmıştır. (
Danıştay Altıncı Dairesi 11.3.2021 tarih ve E:2021/570,
K:2021/3710)

Davacının dernek adına değil, kendisi
adına açtığı işbu davada “Dernek Yönetim Kurulu Başkanı” sıfatının
kendisine dernek adına dava açma ehliyeti kazandırmayacağı sonucuna varılmıştır.
Dolayısıyla, davacının bu davayı kendi adına açtığının kabulü gerekmekte olup,
dava konusu işlem nedeniyle menfaatinin ihlal edilip edilmediğinin incelenmesi
gerekmektedir. Ulusal Yargı Ağı portalı (UYAP) kayıtlarına göre, davanın açıldığı
tarih itibarıyla davacının, dava konusu proje alanı veya proje etki alanında
ikamet etmediği gibi, bu alanlarda taşınmazının da bulunmadığı anlaşıldığından;
… “Çevresel Etki Değerlendirmesi Gerekli Değildir” kararı ile kişisel,
güncel ve meşru bir menfaatinin ihlal edildiğinden söz edilemeyeceği, bu
nedenle, bakılan davayı açma ehliyetinin bulunmadığı.”
(Danıştay Altıncı Dairesi 22.3.2022 tarih ve
E:2021/1025, K:2022/3391)

Yukarıda bir kısmı verilen kararlardan
da açıkça görüldüğü üzere Dairenin konu ile ilgili içtihadı; davanın açıldığı
tarih itibarıyla dava konusu proje alanında veya proje etki alanında ikamet
etme veya taşınmazının bulunması gerektiği, aksi durumda, bu tür idari işlemlerin
ve bu işlemler üzerine yatırım planlayanların sürekli olarak dava tehdidi ile
karşı karşıya kalmaları sonucunu doğuracağı ve bu durumun da idari istikrar
ilkesine aykırılık teşkil edeceği” şeklindedir.

Davacıların dava konusu ÇED Gerekli Değildir
kararının iptalini istemede menfaatlerinin ihlal edilmediği yolundaki idari
yargı kararının gerekçesine yönelik olarak, “… davacıların mülklerinin proje
sahasına yakın olması veya kullanım amacı gibi öznel koşulları dikkate almaksızın
bir proje sahasında mülkü olmayanların -projeye yakın sahada mülkü olsa bile-
projeye karşı hiçbir durumda dava açamayacakları yönünde kategorik bir yaklaşım
içermektedir. Ancak başvurucuların öznel durumları hakkında bir değerlendirme
içermeyen bu kategorik yaklaşım, başvurucular gibi proje kapsamında olmamakla
birlikte projeden etkilenme potansiyeli bulunan kişilerin dava açmalarını
imkansız hale getirdiğinden başvurucuların mahkemeye erişim hakkına yapılan
müdahalenin orantısız olması sonucunu doğurmaktadır…”
 gerekçesiyle başvurucuların
Anayasa’nın 36. maddesinde güvence altına alınan adil yargılanma hakkı kapsamındaki
mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiği sonucuna varmıştır.(Anayasa
Mahkemesi 05/03/2020 tarih ve Başvuru No:2016/13846)

Ancak, Anayasa Mahkemesi kararından
sonra Altıncı Dairenin “ÇED işlemlerine karşı vatandaşların dava açma ehliyeti”
hakkında karar verirken  yukarıda verilen kimi kararlar da olmak üzere bir
kısım kararlarında Anayasa Mahkemesi kararını dikkate alarak değerlendirdiği
görülmekle birlikte sonuçta içtihadında ciddi bir değişiklik, yorumunda ve
getirdiği ölçütlerinde  bir genişleme olmadığı anlaşılmaktadır.

Uyuşmazlık konusu olayda; davacının her
ne kadar proje alanı veya etki alanında ikamet etmediği gibi, kendi adına taşınmazlarının
bulunmadığı anlaşılmış ise de, davacının doğum yerinin Yalınkavak Köyü
olduğu, proje alanında babasına ait taşınmazların bulunduğu ve yılın belli
dönemlerinde bu köyde ikamet edildiği ileri sürüldüğünden, tüm bu hususlar bir
arada değerlendirildiğinde, davacının Yalınkavak Köyü ile manevi bağı bulunduğu,
dolayısıyla, bakılmakta olan davayı açma ehliyetinin bulunduğu
…”
 yönünde görüşe yer verilmiştir.(Danıştay Altıncı
Dairesi 03.3.2021 tarih ve E:2021/1723, K:2021/3017  sayılı kararında;)

 

Sonuç:

Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının
“Sağlık hizmetleri ve çevrenin korunması” başlıklı 56. maddesinde;
herkesin, sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahip olduğu, çevreyi
geliştirmek, çevre sağlığını korumak ve çevre kirlenmesini önlemenin Devletin
ve vatandaşların ödevi olduğu hükmüne yer verilmiştir.

2872 sayılı Çevre Kanununun
“ilkeler” başlıklı 3. maddesinde; başta idare, meslek odaları,
birlikler ve sivil toplum kuruluşları olmak üzere herkesin, çevrenin
korunması ve kirliliğin önlenmesi ile görevli oldukları, bu konuda alınacak
tedbirlere ve belirlenen esaslara uymakla yükümlü oldukları, “bilgi edinme
ve başvuru hakkı” başlıklı 30. maddesinde; çevreyi kirleten veya bozan bir
faaliyetten zarar gören veya haberdar olan herkesin ilgili mercilere başvurarak
faaliyetle ilgili gerekli önlemlerin alınmasını veya faaliyetin durdurulmasını
isteyebileceği kurala bağlanmıştır.

Hukuk Devletinin özünü; devletin hukuka
bağlılığı, devlet organlarının hukukun içinde kalarak işlem ve eylemler
yapabilmesi oluşturmaktadır. Anayasal bir ilke olarak, devletin tüm
faaliyetlerinin yargısal denetime açık olması, hukuk devletinin vazgeçilmez bir
niteliği olup; yargı denetimi, Hukuk Devleti ilkesinin en önemli unsurlarından
biridir.

İdarenin eylem ve işlemlerinin hukuka
uygunluğunun yargısal denetim yoluyla sağlanmasının en etkin araçlarından biri
iptal davaları olduğundan, iptal davalarında “menfaat ihlali” olarak
tanımlanan subjektif ehliyet koşulunun kişiye bağlı subjektif hak ihlallerinin
giderilmesinin yanı sıra idari işlemlerin hukuka uygunluğunun denetlenebilmesi
kapsamında da belirlenmesi gerekmektedir.

Yukarıda anılan Anayasa hükmü ile Çevre
Kanunu hükümleri birlikte değerlendirildiğinde çevreyi koruma hem bir hak hem
de bir ödev olarak vatandaşlara verilmiştir. Bu hakkın kullanılmasında en
etkili yol da yargı denetimidir.

Nasıl devletler herhangi bir konuda lüzum gördüklerinde
yurttaşlarına sorumluluklarını hatırlatıyorsa, bu çevrenin korunmasına yönelik
meselelerde de yurttaşlar aralarında toplum sözleşmesinin gereği olarak
devletlere sorumluluklarını yeniden ve yeniden mutlaka hatırlatmalıdır. Yeri
geldiğinde bunun için bir hukuk mücadelesine girişmekten de kaçınmamalıdır.

 

 

Paylaş

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir