ANAYASA MAHKEMESİ BİREYSEL BAŞVURU KARARLARINDA
RUHSAT/LİSANS
ALIMI/İPTALİ UYUŞMAZLIKLARI
GİRİŞ
Anayasa Mahkemesinin (AYM) ruhsat/lisans alımı veya iptaliyle ilgili şikayetlerde
esas olarak mülkiyet hakkı bağlamında bir inceleme yaptığı söylenebilir. Zira
mülkiyet hakkının birtakım usul güvencelerini içerdiği ve bu usul güvencelerine
aykırı olarak yürütülen bir yargısal süreçte alınan kararın hakkı ihlal edeceği
(ölçülülük ilkesi yönünden) kararlarda açıkça ifade edilmiştir. Elbette
mülkiyet hakkına ilişkin usul güvenceleri adil yargılanma hakkının içerdiği
usul güvenceleri kadar geniş kapsamlı değildir. Bu sebepten, bazen bu tür şikayetlerde
adil yargılanma hakkı başlığı altında da (makul sürede yargılanma hakkı vb.)
inceleme yapıldığı görülebilir (Bkz., Ak Demirtaş Madencilik Nakliyat Sanayi
ve Ticaret Ltd. Şti., 2014/1989, 15/6/2016, § 63 vd.).
Öte yandan ruhsat/lisans alımı veya iptaliyle ilgili şikayetlerin salt
mülkiyet hakkı kapsamında ele alındığı gibi bir iddia da ileri sürülmemektedir.
Örneğin ruhsat/lisans alımı veya iptalinin bir basın yayın kuruluşu ile ilgili
olması halinde şikâyet, ifade hürriyetinden (bkz., Ömür Radyo Televizyon
Ticaret Anonim Şirketi, 2015/14943, 21/2/2018); bir ibadet yeriyle ilgili
ruhsat alınması konusundaki şikâyet ise din, düşünce ve inanç hürriyetinden
incelenebilir. Yine mülkiyet hakkı kapsamında yapılan bir incelemede, bu hak
ile bağlantılı olarak ayrımcılık yasağı incelemesi yapılabilir (Bkz., örnek
olarak Reis Otomotiv Ticaret ve Sanayi A.Ş. [GK], 2015/6728, 1/2/2018).
Ancak bu çalışmada ruhsat/lisans alımı veya iptaliyle ilgili
uyuşmazlıkların mülkiyet hakkı bağlamında bir değerlendirmesi
yapılacaktır.
1. RUHSAT/LİSANS, ANAYASANIN 35. MADDESİ ANLAMINDA BİR MÜLK TEŞKİL
EDER:
AYM; ruhsat/lisans alımı veya iptali ile ilgili bir şikâyet önüne
geldiğinde ilk olarak eldeki olayda ilgilinin Anayasa’nın 35. maddesi kapsamına
giren bir hakkının var olup olmadığını inceler. Mahkeme, bireysel başvuruda mülkiyet
hakkını yasal düzenlemeler ile yargı içtihatlarından bağımsız olarak özerk bir
yorum ile ele alır (Hüseyin Remzi Polge, 2013/2166, 25/6/2015, § 31). Bu
bağlamda Anayasa’nın 35. maddesiyle güvenceye bağlanan mülkiyet hakkı, ekonomik
değer ifade eden ve parayla değerlendirilebilen her türlü mal varlığı hakkını
kapsar. Dolayısıyla menkul ve gayrimenkul mallar ile bunların üzerinde tesis
edilen sınırlı ayni haklar ve fikrî hakların yanı sıra icrası kabil olan her
türlü alacak da mülkiyet hakkının kapsamına dâhildir (Mahmut Duran ve
diğerleri, 2014/11441, 1/2/2017, § 60).
AYM’ye göre ruhsat; “özel kişilerin belli ticari ve iktisadi
faaliyette bulunabilmek için idareden aldıkları özel izni ifade etmektedir”
(Hidayet Metin, 2014/7329, 6/4/2017, § 39). AYM, bir işin yürütülmesi
için verilen “çalışma ruhsatları”nın, Anayasa ve Avrupa İnsan Hakları
Sözleşmesi’nin (Sözleşme) ortak koruma alanında yer alan mülkiyet hakkının
konusunu oluşturduğunu kabul eder. AYM, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) kararlarına
atıfla, verilen bir ruhsat veya iznin sona erdirilmesinin, ilgili şirketin veya
iş yerlerinin ticari itibarına ve değerine olumsuz etkide bulunduğu,
dolayısıyla mülkiyet hakkına müdahale teşkil ettiği görüşündedir (Ak
Demirtaş Madencilik …, § 35).
Bu çerçevede AYM bir kararında, başvurucuya kalker ocağı ile kırma tesisi
için verilen maden işletme ruhsatı ve izninin, mülkiyet hakkı kapsamında bir
varlık olduğuna karar vermiştir (Ak Demirtaş Madencilik …, § 36). Bir
diğer kararında ise bayilik sözleşmesi akdedilmek suretiyle verilen bir ruhsata
dayalı olarak yürütülen ve bahis ve şans oyunları oynatılmasını içeren Spor
Toto bayiliğinin bayi yönünden ekonomik bir değer ifade ettiği ve dolayısıyla
mülkiyet hakkı kapsamında olduğu açıktır, demiştir (Hidayet Metin, § 40).
Ayrıca AYM Cafer Sezgin ve diğerleri kararında (2018/20720, 7/4/2021,
§ 33), şehir içi yolcu taşımacılığının gelir getiren bir iş olup bu işin
ancak adına tahsis bulunan kişiler tarafından yapılabildiği göz önünde
bulundurulduğunda; tahsisin başvurucular için şahsi bir hak ve ekonomik bir mal
varlığı değeri ifade ettiği, dolayısıyla minibüs hattı tahsisinin mülkiyet
hakkı kapsamında mülk teşkil ettiği kabulünü ifade etmiştir. Yine AYM için, su
ürünleri tesisi işletme hakkına sahip olmak da işletme sahibi yönünden ekonomik
bir değer ifade etmekte olup mülkiyet hakkı kapsamında değerlendirilmesi gerekmektedir
(Kocaman Balıkçılık İhr. İth. Tic. Ltd. Şti. ve Öz Callut Tar. Pet. Su Ür.
İth. İhr. San. Tic. Ltd. Şti., 2014/13827, 23/3/2017, § 50).
Öte yandan işyeri açma ve çalışma ruhsatının düzenlenmesi için gerekli
hukuki prosedürleri yerine getirip adına ruhsat düzenlenen başvurucu şirketin
kendisine verilen ruhsat kapsamında belirtilen tarihler arasında iki yıldan
fazla bir süre ticari faaliyette bulunmuş olduğu bir dosyada, AYM “müşteri
çevresi ve ticari itibar sağladığı açık olan işyeri açma ve çalışma ruhsatının,
…mülkiyet hakkı kapsamında değerlendirilmesi gerektiği”niifade
etmiştir (Çağdaş Petrol Ürünleri Pazarlama Otomotiv Tic. ve Tur. Ltd. Şti.,
2015/12306, 28/11/2018, § 41). Başka bir ifadeyle, işyeri açma ve
çalışma ruhsatı verilip faaliyetlerine belli bir süre devam eden bir işletme
için müşteri çevresi ve sağlanan ticari itibar bir “mülk” teşkil eder.
Aynı kapsamda AYM bir diğer dosyada, başvurucuya verilen “sigorta prodüktörlüğü
belgesinin” bir müşteri çevresi ve mesleki itibar sağladığını, bunun ise
başvurucu açısından şahsi bir hak ve ekonomik bir malvarlığı değeri ifade
ettiğini belirtip Anayasa’nın 35. maddesi anlamında mülkiyet hakkı kapsamında bir
“mülk” teşkil ettiğini kabul etmiştir (Sertaç Malik Eskişehirli, 2014/5659,
20/7/2017, § 35). AYM İsmail Akçayoğlu kararında ise (2014/1950,
13/9/2017) belediyece başvurucuya tahsis edilen işyerinin bu tahsis kararı
uyarınca yaklaşık 17 yıl 8 ay gibi bir süre boyunca kesintisiz olarak ve yıllık
belirli bir tahsis ücreti karşılığında onun tarafından kullanıldığını, işyerinin
tahsisinin süresi ve kesintisiz oluşu dikkate alındığında somut olay bakımından
tahsisin başvurucuya bir müşteri çevresi ve ticari itibar sağladığını, bunun
ise başvurucu açısından ekonomik bir mal varlığı değeri ifade ettiğini söylemiş
ve mülkün varlığını kabul etmiştir (§ 33). AYM Ahmet Bal kararında (2015/19400,
11/6/2018, § 36) ise iptal edilen ruhsatın eczane işletilmesini sağladığını
dikkate alıp bunun başvurucu açısından ekonomik bir mal varlığı değeri ifade
ettiğini değerlendirmiş, eczane ruhsatı mülkiyet hakkı kapsamında ele alınması
gerekir demiştir.
Bununla beraber Cevdet Timur kararında (2015/3742, 10/1/2019) AYM,
koleksiyonculuk izin belgesinin mülk teşkil edip etmediğini tartışmış, hem
kanun hükümleri hem de kanun uyarınca çıkarılan yönetmelik düzenlemesi uyarınca
izin belgesinin devredilemediği ve ekonomik bir alışverişe konu olmadığının
görüldüğünü tespit etmiş, devredilebilmesi ve intikalinin mümkün olmadığı anlaşılan
koleksiyonculuk izin belgesinin, ekonomik bir değer ifa etmediğine ve
dolayısıyla Anayasa’nın 35. maddesi anlamında mülk teşkil etmediğine karar
vermiştir. Zira Mahkemeye göre Anayasa’nın 35. maddesi “mülke erişmeyi değil
mevcut mülkü veya somut bir temele dayalı mülkü edinme yönünde meşru bir
beklentiyi korumaktadır” (§ 53-54).
Ancak AYM’nin bu kararı diğer kararları ile birlikte değerlendirildiğinde
oldukça tartışmalıdır. Mahkemenin sadece koleksiyonculuk izin belgesinin
devredilebilir olmamasından böyle bir sonuca varması anlamsızdır. Çünkü
başvurucu bu belgeye dayalı olarak birtakım malvarlığı değerleri edinebilmekte,
bu değerleri belli koşullar dâhilinde değiştirebilmekte veya satabilmektedir. O
halde bu belge kendisine ticari itibar sağladığı gibi bir müşteri çevresi
oluşturma fırsatı da vermektedir. Dolayısıyla bir izin belgesinin salt
devredilememesi, onun “mülk” olup olmadığının kriteri olamaz.
a. Ruhsat/Lisans Alımı veya İptali Şikayetlerinde Meşru Beklenti
AYM bireysel başvuru kararlarında, mülkiyet hakkının, özel hukukta veya
idari yargıda kabul edilen mülkiyet hakkı kavramından farklı bir anlam ve
kapsama sahip olduğunu ve bu hakkın yasal düzenlemeler ile yargı içtihatlarından
bağımsız olarak özerk bir yorumunu yaptığını ifade etmiştir. Bu yorum ise haliyle
hakkın kapsamını ulusal hukuka göre daraltmaktadır. Ancak AYM, AİHM kararlarını
izleyerek “meşru beklenti” içtihadını geliştirmiş, hakkın kapsamını bazı özel
durum ve şartların gerçekleşmesi halinde genişletmiştir. Dolayısıyla bir şikâyetin
mülkiyet hakkı kapsamında olup olmadığını incelerken, meşru beklenti kavramının
da dikkate alınıp açıklanması gerekir.
AYM’ye göre Anayasa’nın 35. maddesinde düzenlenen mülkiyet hakkı, mevcut
mal, mülk ve varlıkları koruyan bir güvencedir. Bir kişinin hâlihazırda sahibi
olmadığı bir mülkün mülkiyetini kazanma hakkı, kişinin bu konudaki menfaati ne
kadar güçlü olursa olsun Anayasa ile korunan mülkiyet kavramı içinde değildir.
Bu hususun istisnası olarak belli durumlarda bir “ekonomik değer” veya icrası
mümkün bir “alacağı” elde etmeye yönelik “meşru bir beklenti” Anayasa’da yer
alan mülkiyet hakkı güvencesinden yararlanabilir. “Meşru beklenti, makul
bir şekilde ortaya konmuş icra edilebilir bir alacağın doğurduğu, ulusal
mevzuatta belirli bir kanun hükmüne veya başarılı olma ihtimalinin yüksek
olduğunu gösteren yerleşik bir yargı içtihadına dayanan, yeterli
somutluğa sahip nitelikteki bir beklentidir. Temelsiz bir hak kazanma
beklentisi veya sadece mülkiyet hakkı kapsamında ileri sürülebilir bir iddianın
varlığı meşru beklentinin kabulü için yeterli değildir” (Kocaman
Balıkçılık …, § 48).
Mahkeme bu kararında su ürünleri tesisi işletme hakkına sahip olmanın,
işletme sahibi yönünden ekonomik bir değer ifade ettiğini, ancak somut olayda
başvurucuların su ürünleri tesisi işletmek için gereken prosedürü tamamlayarak
lazım gelen ruhsatı alamadıklarından mevcut bir işletme hakkının varlığından
söz edilemeyeceğini, dolayısıyla saf anlamda mülkiyet hakkının varlığının iddia
edilemeyeceğini ifade etmiştir. Bununla beraber, söz konusu işletme, yetkili
makamlardan gerekli izinler alınarak uzun yıllar su ürünleri tesisi olarak
işletilmiş, başvurucu şirketçe satın alındığında birçok kurumdan gerekli izinler
alınmış, ancak Koruma Bölge Kurulunun 31.5.2010 tarihli kararı nedeniyle
işletme iznine dair işlemlerin sonuçlandırılması akim kalmıştır. Bu nedenle AYM
tarafından “taşınmazın geçmişte su ürünleri tesisi olarak işletilmiş olduğu
ve yetkili makamlar tarafından başvurucuların da bu yoldaki girişimlerine
olumlu cevaplar verilerek taleplerinin büyük ölçüde yerine getirildiği
gözetildiğinde, başvurucuların, anılan yerin su ürünleri tesisi olarak
işletileceği, bu hususta kendilerine gereken izinlerin verileceği yolunda
meşru bir beklentilerinin bulunduğu sonucuna ulaşılmaktadır.” görüşü
oluşturulmuştur (Kocaman Balıkçılık …, § 50-53).
AYM bir diğer kararında Anayasa’nın 35. maddesinin soyut bir
temele dayalı olarak mülkiyete erişmeyi ve mülkiyeti edinmeyi değil, mülkiyet
hakkını güvence altına aldığını, bu hususun istisnası olarak belli
durumlarda bir ekonomik değer veya icrası mümkün bir alacağı elde etmeye
yönelik meşru bir beklentinin Anayasa’da yer alan mülkiyet hakkı güvencesinden
yararlanabileceği ifade etmiştir (Cevdet Timur, § 52).
2. BU ÇERÇEVEDEKİ ŞİKAYETLER MÜLKİYET HAKKININ KAMU YARARINA
DÜZENLENMESİ ÇERÇEVESİNDE İNCELENİR:
AYM’ye göre; Anayasa’nın 35. maddesi mülkiyet hakkına müdahaleyle ilgili
üç kural ihtiva etmektedir (Cevdet Timur, § 58; Cafer Sezgin ve
diğerleri, § 35). Buna göre;
Anayasa’nın 35. maddesinin birinci fıkrasında, herkesin mülkiyet hakkına
sahip olduğu belirtilmek suretiyle mülkten barışçıl yararlanma hakkına
yer verilmiş; ikinci fıkrasında da mülkten barışçıl yararlanma hakkına
müdahalenin çerçevesi belirlenmiştir.
Maddenin ikinci fıkrasında, genel olarak mülkiyet hakkının hangi
koşullarda sınırlanabileceği belirlenerek aynı zamanda mülkten yoksun
bırakmanın şartlarının genel çerçevesi de çizilmiştir.
Maddenin son fıkrasında ise mülkiyet hakkının kullanımının toplum
yararına aykırı olamayacağı kurala bağlanmak suretiyle devletin mülkiyetin
kullanımını kontrol etmesine ve düzenlemesine imkân sağlanmıştır.
Anayasa’nın diğer maddelerinde de devlete mülkiyetin kontrolü imkânını
tanıyan özel hükümlere yer verilmiştir. Ayrıca belirtmek gerekir ki mülkten
yoksun bırakma ve mülkiyetin düzenlenmesi, mülkiyet hakkına müdahalenin özel
biçimleridir.
AYM, AİHM kararlarına atıfla, ruhsat ve izinlerin sona erdirilmesinin,
ilgili şirketin veya iş yerlerinin ticari itibarına ve değerine olumsuz etkide
bulunup mülkiyet hakkına müdahale oluşturduğunu belirtmiş, bu tür müdahalelerin
“mülkiyetten yoksun bırakma” kapsamında değil de “mülkiyetin kontrolü
ve düzenlenmesi” kapsamında inceleneceğini ifade etmiştir (Ak
Demirtaş Madencilik… § 35). Mahkeme bir başka kararında ise “bir
ekonomik faaliyetin ruhsata bağlanması, ilgili ekonomik alanın devlet
tarafından düzenlemesi ve kontrol edilmesi amacına yöneliktir.” diyerek bu
kabulü gerekçelendirmiştir (Hidayet Metin, § 45). Bir başka kararda ise müdahalenin hangi kural
bağlamında inceleneceğini “sadece (müdahalenin) sonucu değil amacının da
değerlendirilmesi suretiyle belirlenme”si gerektiğini belirtmiş, sigortacılık sektörünün
etkin bir şekilde işlemesini sağlamak üzere bazı meslek unvanlarının
değiştirilmesi, kaldırılması veya yeniden düzenlenmesi amacıyla yapılan
müdahaleyi mülkiyetin kamu yararına kullanılmasının kontrolü veya düzenlenmesine
ilişkin üçüncü kural çerçevesinde incelemeye karar vermiştir (Sertaç Malik
Eskişehirli, § 37). Ahmet Bal kararında (§ 39) ise başvurucunun eczane
ruhsatının iptal edilmesi yoluyla yapılan müdahalenin sonuçları yanında
özellikle amacı dikkate alındığında başvurunun mülkün kamu yararına
kullanılmasının kontrol edilmesine ilişkin üçüncü kural çerçevesinde
incelenmesine karar verilmiştir.
Bu kapsamda Cafer Sezgin ve diğerleri kararında Mahkeme, minibüs
hattı tahsisinin iptal edilmesinin başvurucuların ekonomik faaliyeti üzerinde
olumsuz etkileri olacağını ve mülkiyet hakkına müdahale teşkil ettiğini, başvurunun
mülkten barışçıl yararlanma hakkına ilişkin üçüncü genel kural çerçevesinde
inceleneceğini belirtmiştir (§ 36). Yine Çağdaş Petrol Ürünleri…
kararında (§ 44) akaryakıt ve otogaz sektörünün düzenlenmesi
kapsamında ruhsat verilmesi veya iptalinin kamu makamlarının kontrol ve
düzenleme yetkisi kapsamında olduğu açıktır, demiş ve başvurunun mülkiyetin
kullanımını düzenleme ve kontrole ilişkin üçüncü kural çerçevesinde inceleneceğini
ilan etmiştir.
Mülkiyeti sınırlamaya göre daha geniş takdir yetkisi veren mülkiyetin
kullanımını kontrol etme ve düzenleme yetkisi çerçevesinde yapılan incelemede,
AYM bu yetkinin yasallık, meşruluk ve ölçülülük ilkelerinin gereklerinin
karşılaması gerektiğini ifade eder. Buna göre mülkiyet hakkının düzenlenmesi
yetkisi de kamu yararı amacıyla ve kanunla kullanılmalıdır. Bunun yanında
ölçülülük ilkesi gereği mülkiyetten yoksun bırakmada aranan tazminat ödeme
yükümlülüğü, davanın koşullarına göre düzenleme yetkisinin kullanıldığı her
durumda gerekmeyebilir. Devlet, düzenlemeyi bireylerin veya tüzelkişilerin
olumlu eylemlerde bulunmalarını zorunlu tutarak veya faaliyetlerine
kısıtlamalar getirerek gerçekleştirebilir (Necmiye Çiftçi ve diğerleri,
2013/1301, 30/12/2014, § 48-49). Dolayısıyla AYM’ye göre,
mülkiyetin kamu yararına kullanımının kontrolü veya düzenlenmesine ilişkin
müdahale türü yönünden kamu makamlarının daha geniş bir takdir yetkisi söz
konusudur (Cevdet Timur, § 71).
3. MÜDAHALENİN İHLAL OLUŞTURUP OLUŞTURMADIĞI İNCELEMESİ VE AŞAMALARI
Anayasa’nın 13. ve 35. maddeleri uyarınca mülkiyet hakkına yönelik
müdahalenin Anayasa’ya uygun düşmesi için kanuna dayanması, kamu yararı amacı
taşıması ve ayrıca ölçülülük ilkesiyle uyumlu olması gerekir. Başka bir
ifadeyle mülkiyet hakkına müdahalede, temel hak ve özgürlüklerin
sınırlandırılmasına ilişkin genel ilkeleri düzenleyen Anayasa’nın 13.
maddesinin de dikkate alınması gerekir (Cafer Sezgin ve diğerleri, §
38).
a. Müdahalenin Bir Kanuni Dayanağı Bulunmalıdır:
Mülkiyet hakkına yönelik müdahalelerin Anayasallığının incelemesinde ilk değerlendirilen
ölçüt kanuna dayalı olma ölçütüdür. Anayasa’nın 35. maddesinin ikinci
fıkrasında, mülkiyet hakkının ancak kamu yararı amacıyla kanunla
sınırlanabileceği belirtilmek suretiyle mülkiyet hakkına yönelik müdahalelerin
kanunda öngörülmesi gereği ifade edilmiştir. Öte yandan Anayasa’nın 13. maddesi
de hak ve özgürlüklerin ancak kanunla sınırlanabileceğini temel bir ilke olarak
benimsemiştir. Buna göre mülkiyet hakkına yapılan müdahalelerde dikkate
alınacak öncelikli ölçüt, müdahalenin kanuna dayalı olmasıdır (Cevdet Timur,
§
43). Müdahalenin kanuna dayalı olması, iç hukukta müdahaleye ilişkin
yeterince ulaşılabilir ve öngörülebilir kuralların bulunmasını gerektirir (Ahmet
Bal, §
42).
Bu kapsamda AYM Ahmet Bal kararında (§ 42); 6197 sayılı Eczacılar ve
Eczaneler Hakkında Kanun’un 5. maddesinde eczane, eczacılık yapma hakkını haiz
bir eczacının sahipliğinde ve mesul müdürlüğünde açılabilir, denildiğini; 6.
maddesinde de eczane ruhsatnamesinin iptali koşullarının düzenlenip eczanenin
muvazaalı olarak açıldığının tespiti durumunda ise ruhsatnamenin iptal
edileceğinin açık olarak belirtildiğini, dolayısıyla müdahalenin bir kanuni dayanağı
olduğu sonucuna varmıştır. Sertaç Malik Eskişehirli kararında ise sigorta
prodüktörlüğü unvanının yeni kanuni düzenlemede yer almaması nedeniyle başvurucunun
hakkına yapılan müdahalenin, 5684 sayılı Sigortacılık Kanunu hükümlerine (yeni
Kanuna) dayandığı anlaşıldığından müdahalenin kanuni temelinin olduğunu
varsaymıştır (§ 38).
AYM mülkiyet hakkı bağlamında kanuna dayanma koşulunu Cevdet Timur
kararında (§ 63-67) ayrıntılı bir şekilde açıklamıştır: Mülkiyet
hakkına müdahalenin “ancak yasama organınca kanun adı altında çıkarılan
düzenleyici işlemlerde müdahaleye imkân tanıyan bir hükmün bulunması şartına
bağlı” olduğu, “TBMM tarafından çıkarılan şeklî anlamda bir kanun
hükmünün bulunmamasının mülkiyet hakkına yapılan müdahaleyi anayasal temelden
yoksun bırak”acağı; bu bağlamda, temel esasların, ilkelerin ve genel
çerçevenin kanunla belirlendikten sonra uzmanlık ve idare tekniğine ilişkin
hususların yürütme organınca çıkarılacak düzenleyici işlemlerle tanzim edilmesinin
mümkün olduğu ifade edilmiştir. Dolayısıyla birçok başka kararda da ortaya
konduğu gibi, mülkiyet hakkına yapılacak müdahalelerin ancak mutlak manada
şeklî bir kanuna dayanması gerekir (Torsan Orman San. ve Tic. Ltd. Şti.,
2014/13677, 20/9/2017, § 74)
Öte yandan kanunun varlığı kadar kanun metninin ve uygulamasının da
bireylerin davranışlarının sonucunu öngörebileceği kadar hukuki belirlilik
taşıması gerekir. Yani “kanunun kalitesi de kanunilik koşulunun sağlanıp
sağlanmadığının tespitinde önem arz etmektedir. Müdahalenin kanuna dayalı olması,
müdahaleye ilişkin yeterince erişilebilir ve öngörülebilir kuralların
bulunmasını gerektirmektedir”. Belirlilik ilkesi aynı zamanda “yasal
düzenlemelerin hem kişiler hem de idare yönünden herhangi bir duraksamaya ve kuşkuya
yer vermeyecek şekilde açık, net, anlaşılır ve uygulanabilir olmasını,
ayrıca kamu otoritelerinin keyfî uygulamalarına karşı koruyucu önlem
içermesini ifade etmektedir”.
AYM bu genel ilkeleri belirttikten sonra Cevdet Timur kararında (§
77) başvurucunun izin belgesine istinaden oluşturduğu koleksiyonunun, izin
belgesinin iptali sonrası satışı ve intikalinin ancak kanuni dayanağının
bulunması halinde mümkün olabileceğini, en azından genel çerçevesi belirlenecek
biçimde şeklî anlamda kanunda bu hususun öngörülmüş olmasının şart olduğunu
söylemiştir. Oysa eldeki dosyada idari makamlar, Yönetmelik’in olay tarihi
itibarıyla yürürlükte olan izin belgesinin iptaline ve sonuçlarına ilişkin ek
1. maddesi uyarınca idari işlemi tesis etmiş ve mahkemeler de bunda bir sorun
görmemiştir. Bu nedenle mevcut dosyada kanunilik kriteri karşılanmamıştır,
demiştir.
b. Müdahale Kamu Yararı Meşru Amacını Taşımalıdır:
Anayasa’nın 13. ve 35. maddeleri birlikte değerlendirildiğinde; mülkiyet
hakkı, ancak kamu yararı amacıyla sınırlandırılabilir, yani bu hakkın sınırlandırılmasına
ancak kamu yararının gerektirdiği durumlarda izin verilmektedir. Ayrıca ilgili
maddelerde, mülkiyet hakkının kamu yararı amacı dışında sınırlanamayacağı öngörülerek
sınırlamanın da bir sınırı oluşturulmuş, mülkiyet hakkının etkin bir şekilde
korunması sağlanmıştır (Nusrat Külah, 2013/6151, 21/4/2016, § 53).
AYM, meşru amaç başlığı altında yapılan incelemede genelde bir sorun
görmemektedir. Bu kapsamda kalker ocağı ile kırma tesisi için verilen maden
işletme ruhsatı ve izninin yargı kararıyla iptal edilmesinin şikâyet konusu
edildiği Ak Demirtaş Madencilik… kararında (§ 46), hakka müdahalenin bitki
örtüsünün korunması, tarımsal arazi ve yeter gelirli tarımsal arazilerin çevre
öncelikli sürdürülebilir kalkınma ilkesine uygun olarak planlı kullanımını
sağlayacak tedbirlerin alınması bağlamında gerçekleşip toplumun genel yararına
olduğunu ve meşru bir amaca sahip olduğunu kabul etmiştir. Ahmet Bal
kararında ise (§ 46) halkın eczanelerden daha kaliteli ve işin ehli
uzmanlar aracılığı ile hizmet alması amacıyla devletin sağlık alanında
düzenleme ve denetleme görevi olduğunu, buna dayanarak devletçe eczane
ruhsatnamesinin belirli koşullara bağlanması ve bu doğrultuda alınacak
tedbirler kapsamında eczanenin fiilen işletilmemesi durumunda ruhsatnamenin
iptal edilmesinin kamu yararına dayalı meşru bir amacının olduğunu ifade
etmiştir. Cafer Sezgin ve diğerleri kararında ise (§
42) minibüs hattı tahsisinin iptal edilmesinin belediyelerin; yolcu taşıma
faaliyeti sırasında ilgilileri tehlikelerden korumak, trafiğin güven içinde
akışını sağlamak ve beldede yaşayanların ulaşım ihtiyacını düzenli ve devamlı
şekilde karşılamak amacıyla kural koymak ve mevcut kuralları günün
gerekliliklerine ve değişen durumlara göre yeniden belirlemek görev ve
sorumluluğu kapsamında ele alınması gerektiğini belirtmiş ve bu yönde alınmış
tedbirlerin belde halkına daha yaşanabilir bir ortam sağlamaya yönelik olduğundan
meşru bir amacının bulunduğunu söylemiştir.
c. Müdahale Ölçülülük İlkesiyle Uyumlu Olmalıdır:
AYM yukarıdaki iki kriter açısından bir sorun görmediği dosyalarda, şikâyeti
en son ölçülülük ilkesi bağlamında ele alır. Bu bağlamda; kamu makamlarınca ilgilinin
mülkiyet hakkına yapılan müdahale ile gerçekleştirilmek istenen amaç ile bu
amacı gerçekleştirmek için kullanılan araçlar arasında makul bir ölçülülük
ilişkisinin olup olmadığı değerlendirilmektedir.
AYM ölçülülük ilkesinin üç alt ilkeden oluştuğunu, bunların elverişlilik,
gereklilik ve orantılılık ilkeleri olduğunu; elverişliliğin, öngörülen
müdahalenin ulaşılmak istenen amacı gerçekleştirmeye elverişli olmasını,
gerekliliğin ulaşılmak istenen amaç bakımından müdahalenin zorunlu olmasını
yani aynı amaca daha hafif bir müdahale ile ulaşılmasının mümkün olmamasını,
orantılılığın ise bireyin hakkına yapılan müdahale ile ulaşılmak istenen amaç
arasında makul bir dengenin gözetilmesi gerekliliğini ifade ettiğini
belirtmiştir (Cafer Sezgin ve diğerleri, § 43; Ahmet Bal, §
48). Ölçülülük (orantılılık) ilkesi gereği kişilerin mülkiyet hakkının
sınırlandırılması hâlinde elde edilmek istenen kamu yararı ile bireyin hakları
arasında adil bir dengenin kurulması gerekir. Bu adil denge, başvurucunun
şahsi olarak aşırı bir yüke katlandığının tespit edilmesi durumunda bozulmuş olur.
Müdahalenin orantılılığı değerlendirilirken
bir taraftan ulaşılmak istenen meşru amacın önemi,
diğer taraftan da müdahalenin niteliği ile başvurucunun ve kamu
otoritelerinin davranışları göz önünde bulundurularak başvurucuya yüklenen
külfet dikkate alınır (Cafer Sezgin ve diğerleri, §
44; Ahmet Bal, § 49).
AYM bir diğer kararında, başvurucu ve kamu otoritelerinin tutumlarının
hangi çerçevede ele aldığını belirtmiştir: Müdahalenin orantılı olup olmadığı değerlendirilirken
başvurucunun ve idarenin kusurlarının bulunup bulunmadığı, bu bağlamda
tarafların yasal yükümlülüklerinin neler olduğu, bunların yerine getirilmesinde
ihmalkârlık gösterilip gösterilmediği ve ihmalin varlığının tespiti hâlinde
bunun hukuka aykırı sonucun doğmasında bir etkisinin bulunup bulunmadığı
dikkate alınır (D.C., 2018/13863, 16/6/2021, § 51).
Öte yandan AYM, mülkiyet hakkı ile ilgili bir şikâyeti ölçülülük ilkesi
ışığında incelerken başka bazı hususları da göz önünde bulundurur. Bunlar;
Müdahale İyi Yönetişim İlkesine Uygun Olmalıdır:
İdarenin ölçülülük bağlamında iyi yönetişim ilkesine uygun hareket etme
yükümlülüğü vardır. İyi yönetişim ilkesi, kamu yararı kapsamında bir konu söz
konusu olduğunda kamu otoritelerinin uygun zamanda, uygun yöntemle ve her
şeyden önce tutarlı olarak hareket etmelerini gerektirir. Bu bağlamda,
idarelerin kendi hatalarının sonuçlarını gidermeleri ve bireylere yüklememeleri
de gerekir (Cafer Sezgin ve diğerleri, § 45). Bu çerçevede örneğin
AİHM, mülkiyetin hatalı olarak başkasına
devredilmesi suretiyle mülkten yoksun bırakmaya yol açan müdahaleler yönünden
iyi yönetişim ilkesinin, kamu makamlarına hatalarını uygun bir biçimde düzeltme
yükümlülüğü getirdiği gibi ayrıca iyi niyetli mülk sahibine yeterli bir
tazminat ödenmesini veya uygun bir başka giderim sağlanmasını da
gerektirebileceğini kabul etmiştir (Bogdel/Litvanya, 41248/06,
26/11/2013, § 66). Dolayısıyla kamu makamlarınca yapılan bir hatanın
düzeltilmesi gerektiğinde, hatayı yapan devlet tarafından oluşan risklere katlanılması
ve bireylere karşılaştıkları giderlerin yükletilmemesi gerekir (bu yöndeki bir
AYM kararı için bkz., Vedat Oğuz, 2018/35120, 15/9/2021, § 60).
İdarenin Müdahaleden Doğan Külfeti Katlanılabilir Kılan Çözümler Üretmesi
Gerekir:
Ölçülülük yönünden dikkate alınması gereken bir başka husus da
müdahalenin kişilere aşırı bir külfet yüklediği hâllerde, idarenin ortaya çıkan
bu durumu ilgililer yönünden katlanılabilir kılan çözümler üretmesi ve bu
kapsamda kişilere bu çözüm yollarını etkin olarak kullanma imkânının
tanınmasıdır (Cafer Sezgin ve diğerleri, 46). AYM bir başka kararında
ise seçilen aracın ulaşılmak
istenen amaçla kıyaslandığında bireye orantısız bir külfet yüklemiş olduğunun
saptanması, ihlal sonucuna ulaşılabilmesi için bazı hâllerde tek başına yeterli
olmayabilir, demiştir. Bu çerçevede kişiye yüklenen külfeti dengeleyici
mekanizmaların var olup olmadığı da büyük önem taşımaktadır. Elverişli ve
gerekli olduğu hükmüne varılan aracın seçilmiş olması nedeniyle kişiye yüklenen
aşırı külfeti hafifleten hukuksal mekanizmalar mevcutsa bir ihlalin olmadığı
sonucuna varılabilir (Süleyman Çamur, 2017/36487, 8/9/2021, § 59). AYM
bu kapsamda örneğin Bekir Yazıcı [GK] kararında (2013/3044,
17/12/2015, § 31-80) suçta kullanılan eşyanın müsaderesi nedeniyle mülkiyet
hakkına yönelik müdahalenin ölçülü kabul edilebilmesi için iyi niyetli eşya
malikine, müsadere edilen veya mülkiyeti kamuya geçirilen eşyaları -tehlikeli
olmamaları kaydıyla- geri kazanabilme olanağının tanınması veya iyi niyetli
malikin bu nedenle oluşan zararının tazmin edilmesi gerektiğine işaret
etmiştir.
Minibüs hattı tahsisinin iptalinin şikâyet konusu olduğu Cafer Sezgin
ve diğerleri kararında (§ 47-52) AYM, ölçülülük incelemesinde uygulanan
tedbirle başvuruculara aşırı ve orantısız bir yük yüklenip yüklenmediğinin
tespiti gerektiğini, bu hususun ise somut olayda idarenin yetkisini ne şekilde
kullandığı, bu yetkinin kullanılma zamanı, kooperatif üyelerinin hazırlıklı
olup olmadığı ve idarenin telafi edici önlemler alıp almadığı incelenerek
ortaya konulabileceğini, hakka müdahalenin keyfî ve öngörülemez nitelikte
olmamasının gerektiğini belirtmiştir. Bununla beraber eldeki olayda başvurucuların
alınan karar öncesinde bilgilendirilmediğini, oluşacak yeni duruma kendilerini
hazırlayabilmeleri yönünde bir imkân sahibi olmadıklarını, idarenin herhangi
geçiş süresi de öngörmeden bir anda almış olduğu kararın söz konusu
bulunduğunu, başvurucuların kararın alınma sürecinde herhangi bir etkisi de
olmadığını, dolayısıyla başvurucular yönünden öngörülemez bir durumla karşı
karşıya kalındığını; ayrıca idarenin, başvurucuların bu nedenle
karşılaşacakları muhtemel zararların tazmini amacıyla herhangi bir tedbir
almadığı gibi hak sahiplerine faaliyetlerini sürdürebilecekleri başka bir alan
da göstermediğini, bu nedenlerle tahsisin sona erdirilmesinin bütün külfetin
başvuruculara yüklenmesi neticesinde mülkiyet hakkına ölçüsüz bir müdahalenin
bulunduğunu ifade etmiştir.
Sigortacılık alanını yeniden düzenleyen yasanın yürürlüğe girmesi ile başvurucunun
meslek unvanının işlevsiz kalmasının şikayet konusu edildiği Sertaç Malik Eskişehirli
kararında (§ 45-40) müdahalenin başvurucu için ağır etkileri
olduğunu, ancak onun yalnızca başvurucuyu ilgilendiren bireysel bir işlem
olmayıp sigorta sektörünün bütününün, kamu yararı ve toplumsal ihtiyaçlar
doğrultusunda yeniden gözden geçirilmesi anlamında yapılan bir kanun
değişikliği söz konusu olduğunu, ayrıca başvurucunun sahibi olduğu uzmanlık
çerçevesinde başka unvanlarla faaliyet gösterebilmesi olanağının bütünüyle
ortadan kaldırıldığını, nitekim onun “sigortacı adli bilirkişi” olarak faaliyet
gösterdiğini beyan ettiğini, “başvuru konusu olayda müdahalenin meşru amacı
çerçevesinde zorlayıcı toplumsal ihtiyaç ve yararın, başvurucuya yüklenen
külfet ile karşılaştırıldığında daha ağır bastığı(nı), …kamunun yararı ile
başvurucunun mülkiyet hakkının korunması arasında mevcut olması gereken adil
dengenin bozulmadığı(nı), yapılan müdahaleyle başvurucuya şahsi olarak aşırı ve
olağandışı bir külfetin yüklenmediği”ni değerlendirmiş ve mülkiyet hakkına
yapılan müdahalenin ölçülü olduğu sonucuna varmıştır.
Bir eczaneye ait ruhsatnamenin bu eczanenin fiilen kendisi tarafından
işletilmediği gerekçesiyle Valilik tarafından iptal edilmesi sebebiyle yapılan
şikayetin incelendiği Ahmet Bal kararında (§ 50-57) AYM, başvurucunun
izin almadan eczanenin bulunduğu Iğdır ilinden ayrıldığını ve başka bir kişiye
eczaneyi işletmek için vekâlet verdiğini kabul ettiği, önceden belirli ve
öngörülebilir nitelikte olduğu açık olan şikâyete konu müdahalenin
uygulanmasına, başvurucunun kendi kusurlu davranış ve eylemleriyle yol açtığı, eczane
ruhsatı iptal edilen başvurucunun sadece beş yıl gibi belirli bir süre eczane
açamayacağı yani başvurucunun mesleğini yapmaktan bütünüyle yoksun
bırakılmadığı hususlarını dikkate alarak müdahalenin taşıdığı kamu yararı amacı
ile karşılaştırıldığında başvurucunun mülkiyet hakkına yapılan müdahalenin
başvurucuya şahsi olarak aşırı ve olağan dışı bir külfet yüklemediği sonucuna
varmıştır.
Hakka Özgü Usul Güvenceleri Gözetilmelidir:
Anayasa’nın 35. maddesinde mülkiyet hakkına özgü usul güvencelerinden
bahsetmez. Usule ilişkin
güvencelerin varlığı orantılılık değerlendirmesinde önemli bir rol oynayabilir.
Ancak AYM mülkiyet hakkının gerçek anlamda korunabilmesi için hakka
içkin birtakım usul güvencelerinin varlığını kabul etmiş, usule ilişkin güvencelerin varlığının
orantılılık değerlendirmesinde önemli bir rolü olduğunu kabul etmiştir (Süleyman
Çamur, 2017/36487, 8/9/2021, § 62).
Bu kapsamda AYM öncelikle mülk sahibinin müdahalenin kanun
dışı veya keyfî ya da makul olmayan şekilde uygulandığına ilişkin savunma ve
itirazlarını sorumlu makamlar önünde etkin bir biçimde ortaya koyabilme
olanağının tanınmasını aramıştır. Ayrıca usule ilişkin bu
güvenceler hem özel kişiler arasındaki mülkiyet uyuşmazlıklarında hem de
taraflardan birinin kamu gücü olduğu durumlarda geçerlidir. Bu güvencelerin
yerine getirildiğinden söz edilebilmesi için derece mahkemelerinin
kararlarında konu ile ilgili ve yeterli gerekçe bulunmalıdır. Bu
bağlamda başvurucunun mülkiyet hakkını ilgilendiren davanın sonucuna etkili
esasa ilişkin temel iddia ve itirazların yargılama makamlarınca özenli bir
şekilde değerlendirilerek karşılanması gerekmektedir (Çağdaş Petrol
Ürünleri…, § 54-55). Öte yandan müdahalenin hukuka aykırılığının ileri
sürülebileceği veya müdahale nedeniyle oluşan maddi ve manevi zararların tazmin
edilmesinin istenebileceği hukuk yollarının olmaması da bazı durumlarda kişiye yüklenen
külfeti ağırlaştıran bir unsur olarak görülebilir. Bu bakımdan kişinin
hukuka aykırılık iddialarının bir mahkeme tarafından etkili bir biçimde
incelenmesi müdahalenin orantılılığı bakımından önemlidir (D.C., §
52). Yine kamu yararı amacı doğrultusunda mülkle ilgili tedbirlerin
uygulanmasının zarara yol açtığı hallerde, bu zararın kaçınılmaz olandan
ağır veya aşırı sonuçlara da yol açmaması ya da oluşması durumunda böyle bir
zararın idarelerce makul bir sürede, uygun bir yöntem ve vasıtalarla
gideriminin sağlanması gerekmektedir. Buna göre mülkiyet hakkına
müdahale teşkil eden tedbirlerin uygulanması ve bu tedbirlerin belirli bir süre
de devam etmesi, ancak bireyin haklarının korunmasının gerekliliklerine
uyulduğu takdirde ölçülü görülebilir (Süleyman Çamur, § 63).
İmar planı değişikliğiyle
imar durumu tali iş merkezi olarak değiştirilen taşınmaz üzerinde mevcut
akaryakıt tesisi için işyeri açma ve çalışma ruhsatı iptal edilen başvurucu
şirketin şikayetinin söz konusu olduğu Çağdaş Petrol Ürünleri… kararında
(§ 56-62) AYM, şikayetin sadece ruhsat verilmesi talebinin reddedilmesine
ilişkin olmadığını, idarenin işlemleri nedeniyle oluşan zararın
karşılanmamasından da yakınıldığını, ancak idare ve mahkemelerce şikâyetin
özünü teşkil eden plan iptali sebebiyle oluşan zararlarının tazminine dair bir
değerlendirme yapılmadığını, yani iddia ve itirazlara cevap verecek nitelikte
yeterli bir gerekçe sunulmadığını, dolayısıyla mülkiyet hakkının korunmasında
taraflar arasında olması gereken adil dengenin başvurucu aleyhine bozulmuş olup
müdahalenin ölçülü bulunmadığını belirtmiştir.
4. AYM’YE BAŞVURU ÖNCESİ
TÜKETİLMESİ GEREKEN BAŞVURU YOLLARI
AYM, ruhsat/lisans alımı
veya iptaliyle ilgili bireysel başvurularda ilgililerin bireysel başvuru
yapmadan önce 2577 sayılı Kanun’un 2. maddesinin (1) numaralı fıkrasının (b)
bendi gereğince, idari eylem ve işlemlerden doğan zararlarının tazmini amacıyla
idare aleyhine tam yargı davası açması gerektiğini ifade etmiş ve tazminat
davası açılmadan yapılan başvuruları kabul edilemez bulup reddetmiştir (İsmail
Akçayoğlu, § 37; Kocaman Balıkçılık…, § 55).
Başvurucunun mülkiyet hakkı
kapsamında değerlendirilen işyeri tahsisinin iptal edilmesinin şikayet edildiği
İsmail Akçayoğlu kararında (§ 36-39) AYM, başvurucunun işyeri tahsisinin
iptaline ilişkin işleme karşı sadece iptal davası açtığı, işlem dolayısıyla
oluştuğu öne sürülen zararın tazminine yönelik tam yargı davası açmadığını; “idari
işleme karşı açılan davanın reddedilmiş olması(nın), söz konusu idari işlemden
doğan zararın tazmini istemiyle açılan davanın da olumsuz sonuçlanacağı
anlamına gelme”diğini, “idare hukukuna göre işlem hukuka uygun olsa bile
işlemden doğan zararların idarece karşılanması gerektiği durumlar söz konusu
olabil”diğini belirtmiş; başvurucu hukuk sisteminde mevcut idari ve
yargısal yolları tüketmeksizin bireysel başvuruda bulunduğundan kabul
edilemezlik kararı almıştır. Kocaman Balıkçılık kararında (§ 53-57)
ise AYM, mülkiyet hakkına
müdahale teşkil eden Koruma Bölge Kurulunun kararına karşı sadece iptal davası
açılmış olup işlem dolayısıyla oluştuğu öne sürülen zararın tazminine yönelik
tam yargı davası açılmadığını tespit etmiş, oysa açılacak tam yargı davasının
sonuçsuz kalacağının söylenemeyeceğini, bu nedenle başvuru yollarının
tüketilmemiş olması nedeniyle başvurunun kabul edilemez olduğuna karar vermiştir.
SONUÇ
Ruhsat/lisans alımı veya iptali ile ilgili bir şikâyetler, AYM tarafından
esas olarak mülkiyet hakkı kapsamında ele alınır ve incelenir. Mahkeme; mülk
kavramını, özerk bir kavram olarak alıp yorumladığından öncelikle kendisine
sunulan başvuruda mülkiyet hakkı kapsamına giren bir menfaatin olup olmadığını
araştırır. Bu incelemede belli durumlarda bir ekonomik değer veya icrası mümkün
bir alacağı elde etmeye yönelik “meşru beklenti”nin de dikkate alınması
gerekir. AYM bu tür şikayetleri, Anayasa’nın 35. maddesinin mülkiyet hakkına
ilişkin içerdiği kabul edilen üç kuraldan
mülkiyetin kamu yararına
kullanılmasının kontrolü veya düzenlenmesine ilişkin üçüncü kural çerçevesinde
incelemektedir.
Mülkiyet hakkına yönelik müdahalenin, Anayasa’ya uygun olabilmesi için
kanuni dayanağının bulunması, kamu yararı amacını taşıması ve ölçülülük ilkesiyle
uyumlu olması gerekir. İlk ölçüt, mülkiyet hakkına yapılacak müdahalelerin
ancak mutlak manada şeklî bir kanuna -TBMM tarafından kanun adı altında
çıkarılan hukuk kuralına- dayanması gerektiğini ifade eder. Aynı zamanda bu
kanunun kalitesi de önemlidir, yani yasal düzenlemeler açık, net, anlaşılır ve
uygulanabilir olmalı, ayrıca kamu otoritelerinin keyfî uygulamalarına karşı
koruyucu önlemleri içermelidir. İkinci ölçüte göre ise mülkiyet hakkı, ancak
kamu yararı amacıyla sınırlandırılabilir ve kamu yararı amacı dışında da başka
bir sebeple de sınırlanamaz. Üçüncü ölçüt olan ölçülülük gereği kişilerin
mülkiyet hakkının sınırlandırılması hâlinde elde edilmek istenen kamu yararı
ile bireyin hakları arasında adil bir dengenin kurulması gerekir. Bu adil
denge, başvurucunun şahsi olarak aşırı bir yüke katlandığının tespit edilmesi
durumunda bozulmuş olur. Adil dengenin kurulup kurulmadığı incelemesinde; bir
yandan müdahalenin meşru amacının önemi, diğer taraftan müdahalenin niteliği
ile başvurucunun ve kamu otoritelerinin davranışları göz önünde bulundurulur. Bunların
yanı sıra idarenin tutumunun iyi yönetişim ilkesine uygun olup olmadığı ve idarenin
müdahaleden doğan külfeti katlanılabilir kılan çözümler üretip üretmediği de
dikkate alınır.
Her ne kadar Anayasa’nın 35. maddesinde mülkiyet hakkına özgü usul
güvencelerinden bahsedilmez ise de AYM kararlarında usule ilişkin güvencelerin varlığı orantılılık
değerlendirmesinde önemli bir rol oynar. Bu güvenceler; başvurucunun savunma
ve itirazlarını sorumlu makamlar önünde etkin bir biçimde ortaya koyabilmesini,
mahkemelerin kararlarında konu ile ilgili ve yeterli gerekçe bulunmasını, kişinin hukuka aykırılık iddialarının
bir mahkeme tarafından etkili bir biçimde incelenmesini, müdahalenin
oluşturduğu zararın gerektiğinde uygun bir yöntem ve vasıtalarla gideriminin
sağlanmasını içerir.
Nihayet AYM, ruhsat/lisans alımı veya iptaliyle ilgili bireysel
başvurularda ilgililerin bireysel başvuru yapmadan önce sadece idari işlemin
iptali davasını açmalarının yeterli olmadığını, işlem dolayısıyla oluşan
zararın karşılanması için tam yargı davası da açıp bunun sonucuna göre bireysel
başvuruda bulunmaları gerektiğini ifade etmiştir.